Anime ve manga kültüründe Shounen ve Seinen tanımları yüzeysel olarak birer kategorizasyon gibi görünse de, temelde insanın yaşamla, kendi sınırlarıyla ve anlam arayışıyla kurduğu ilişkiyi temsil eder. Bu iki tür arasındaki fark; şiddet veya konu karmaşıklığı değil, insanın dünyada var olma, sorumluluk alma ve kaderle yüzleşme biçimidir.
Varoluşçu bir perspektiften bakıldığında Shounen; insanın kendi eylemleriyle özünü baştan yaratabileceğine duyduğu sarsılmaz inancı simgelerken, Seinen; varoluşun sınır durumlarıyla, absürtlüğüyle ve kaçınılmaz acısıyla yüzleştiği alandır.
Shounen: İradenin Mutlaklığı, Seçimler ve İyimserlik
Shounen dünyasının omurgası, Jean-Paul Sartre’ın “Varoluş özden önce gelir” ilkesi üzerine kurulu gibi düşünebiliriz. İnsan verili bir kaderle doğmaz; seçimleriyle, eylemleriyle ve çabasıyla kendi özünü inşa eder.
Shounen karakterleri (Naruto, Luffy) sürekli hazır bir kimliği reddederek ortaya çıkar: “Hokage olacağım”, “Korsanlar Kralı olacağım”. Bu, verili olanı kabul etmeyip eylemle var olma kararlılığıdır. Dünya ne kadar çetin olursa olsun, birey kendi geleceğini eylemleriyle şekillendirme gücüne sahiptir. Daha da önemlisi, Shounen anlayışında karşılaşılan travmalar ve engeller bir son değil; iradenin ve özgürlüğün sınandığı imtihanlardır. Naruto serisindeki Gaara, sevgisiz bırakılmış ve yalnızlığın yükü altında ezilmiştir. Alnındaki “Aşk” (愛) yazısı, bu çaresizliğin simgesidir. Ancak Shounen dünyasında insan, eylemleri ve kurduğu varoluşsal bağlarla dönüştürülebilirdir.
Naruto ve Gaara’nın dövüşünün sonunda Naruto’nun kurduğu empati, rakibine dünyadaki yalnızlığın tek kader olmadığını gösterir. Gaara yaşadığı farkındalıkla kendi özünü yeniden tanımlar. Shounen, insanın kendi eylemleriyle dünyadaki anlamsızlığı ve kırılmaları tamir edebileceğine inanan bir iyimserliktir halidir.


Seinen: Absürtlük ve Acı
Seinen ise insanın idealize edilmiş beklentilerden arınıp hayatın Absürt yapısıyla ve kaçınılmaz sınırlarıyla yüzleştiği zemindir. Artık yalnızca seçim yapmak ya da istemek her şeyi çözmeye yetmez; insan, seçimlerinin olası sonuçlarıyla baş başa kalır.
Naoki Urasawa’nın Monster yapıtında Dr. Kenzo Tenma, hümanist bir seçimle bir çocuğun hayatını kurtarır: “Tüm hayatlar eşittir.” Ancak bu özgür seçim, absürt bir şekilde kitlesel bir yıkıma yol açar; kurtardığı çocuk bir sosyopata dönüşür.
Johan’ın Tenma ile karşılaştığı sahnelerde yaptığı şey, Tenma’yı kendi seçiminin getirdiği ağır varoluşsal sorumlulukla ve vicdani yükle yüzleştirmektir. Tenma, yaşadığı bu varoluşsal kriz karşısında kendi ahlaki ilkelerini ve seçimlerini yeniden sorgulamak zorunda kalır. Seinen dünyasında her eylemin bir zafer garantisi yoktur; insan bazen iyi niyetli seçimlerinin yarattığı trajik sorumluluğu taşımak zorundadır.
Grenzsituationen (Sınır Durumlar): Jaspers açısından Griffith ve Guts
Kentaro Miura’nın Berserk eseri, Karl Jaspers’ın ifade ettiği “ölüm, acı, suç ve mücadele” gibi kaçınılmaz sınır durumların bir temsilidir. Griffith, mutlak güç ve kendi idealini yaratma hırsıyla hareket ederken; Guts, bu yıkımın ortasında kendi varlığının sınırlarını arayan bir figürdür.
Manga ve anime tarihinin en ikonik anlarından biri olan Eclipse sahnesi, bu hesaplaşmanın en kırılma noktasıdır. Yıllarca zirveye tırmanmayı hedefleyen, fakat geçirdiği ağır işkenceler sonucu bedenen tamamen çöken Griffith, kendi çaresizliğiyle yüzleşir. Yaşadığı bu büyük yıkım, onu insani bağlarını terk etmeye iter. Yanında olan, ona inanan ve onunla aynı yolda yürüyen Şahinler Çetesi’ni kendi arzularının bedeli olarak kurban eder. Griffith için diğer insanlar, kendi hayaline ulaşmasını sağlayan birer basamaktan ibarettir.

Öte yandan Guts, tamamen farklı bir duruşu temsil eder. Sırtında taşıdığı devasa kılıç Dragon Slayer, sadece düşmanlarını biçmeye yarayan metal bir parça değildir. O devasa kılıç; yaşadığı ağır travmaların, ihanetin, bitmek bilmeyen acıların ve dinmeyen hiddetinin sırtına yüklediği fiziksel bir ağırlıktır. Guts, devasa bir kılıcı savururken aslında içinde taşıdığı o devasa yıkımla ayakta kalmaya çalışır.
Guts’ın yolculuğunda dünyayı kurtarmak, kahramanlık yapmak ya da büyük kehanetleri gerçekleştirmek gibi amaçlar yoktur. O, kaderin kendisine biçtiği o kapkaranlık, cehennem gibi dünyada savrulurken sadece kendisi kalabilmek için savaşır. Yaşadığı hiçbir acıyı üstünü örterek geçiştirmez; aksine o acıyı sonuna kadar hisseder, kabul eder ve ona rağmen ilerlemeye devam eder.
Berserk’in felsefi derinliği de tam olarak burada yatar: Griffith kaderine boyun eğip yükselmek için başkalarını kurban ederken, Guts kaderine ısrarla başkaldırır. Dünyanın tüm ağırlığı üzerine çökse de, canavarlaşmadan ve hissettiği acıya dürüst kalarak her gün yeniden ayağa kalkmayı seçer.
3. İki Türün Kesişim Noktası
Shounen ve Seinen arasındaki geçiş, bireyin sınırsız irade inancının hayatın soğuk ve kaçınılmaz duvarlarına çarptığı andır.
Hunter x Hunter’da Gon’un Neferpitou ile yüzleşmesi buna güçlü bir örnektir. Neşeli ve idealist bir karakter olan Gon, mentoru Kite’ın kaybıyla yüzleştiğinde eylemlerinin ve iradesinin sınırlarını sonuna kadar zorlar. Gelecekteki tüm yaşamını feda ederek tek bir amaca kilitlenir. Gon artık bir kahraman değil; kendi seçiminin yarattığı yıkıcı sonuçla bütünleşmiştir.
Benzer şekilde Attack on Titan’da Eren Yeager, hikayeye özgürleşme arzusuyla başlar. Ancak bu arzu eyleme döküldükçe, Eren kendisini karmaşık bir sorumluluk ve trajedi ağının içinde bulur. Eren’in özgürlük arayışı, karakteri kaçınılmaz bir yıkımın ana aktörü haline getirir. Bunun sonucunda dünya nüfusunun %80’ini yok eder. İşte başlarken Shounen görünen bir yapımın acı bir sonla Seinen’e evrilişi de tam olarak böyle olur.

Yorum bırakın