Bizi bir arayışa yönelten şey nedir? Halihazırda bir amacımızın olmayışı mı yoksa amacımız varsa bile yetersiz oluşu mu? Felsefi sınırların ucunda zıplayarak olaya tamamıyla öznel olarak değineceğim.
Aslında “anlam” kelimesinin içinde bile bir ipucu saklı: “an” ve “lam”. Belki de anlamı bulmak; o “lam”ın, yani gizli hecede var olan cevabın peşinden koşmaktır çoğumuz için. Oysa kimileri için mesele hiç de böyle değildir; onlar için anlam zaten “an”ın içindedir, “lam”ı ayrıca aramaya gerek bile yoktur. “An”ı tam olarak yaşamak, başlı başına yeter onlara. Bu yazı boyunca bu iki uçtan da bahsedeceğim: bir “lam” arayışı olarak anlam ve bir “an” olarak anlam.
Ben de kendi payıma düşen anlam belirsizliğini çok sorguladım. Bazı günler bir işin ortasında, hiçbir şey düşünmeden sadece elimdekine bakarken, işte bu dediğim anlar oldu, sonra o an geçti, ve peşinden koşacak bir “lam” arayışına geri döndüm yine. Sanki ikisi arasında sürekli gidip gelen bir yolcu oldum.
Bu konuda yukarıda değindiklerim gibi veya daha farklı sorular sorabiliriz, muhtemelen çoğunu cevapsız bırakırız ama bir önemi yok. Zaten cevabını bulabilseydik bir arayış olmaktan çıkardı. Geçmiş çağlardan itibaren bu konu üzerine çok fazla yazılı metin günümüze ulaşmış olmakla birlikte geçerliliğini koruduğunu, yani insanların dilinde hâlâ yer ettiğini görmekteyiz.

Aslında bu arayışın insanla yaşıt olduğunu söylesem abartmış olmam. Arkeologlar binlerce yıl öncesine ait mezarlarda bulunan eşyalara, çiçeklere, aletlere bakıp şunu düşünüyor: Bu insanlar ölümü yalnızca bir son olarak görmüyordu. Bir devamlılık arıyorlardı; belki de ilk anlam çabası tam da buydu. Ölümü kabullenemeyen bir zihnin, onu bir hikayeye dönüştürme isteği. Yazının bulunması (özellikle hiyeroglifler bize bu konuda güzel kaynak olmuşlardır) gibi önemli adımlar ise sözlü gelenekle aktarılan bu anlam arayışını günümüze somut bir şekilde sunmaktadırlar. Buna örnek olarak verilebilecek en önemli tarihsel gelişmelerden birisi ise şüphesiz Mısır mitolojisinden aktarılan kalbin tartılması sahnesidir. Dünyevi yaşamında yaptıkları ile kalbinin tüyden hafif geldiği durumda kişiye ölüm sonrası Osiris’in yanında ebedi bir yaşam bahşedilirken, ağır gelmesi halinde canavar Ammut tarafından yenip yutulur ve ebediyen yok olurdu. Mısırlılar ve özellikle buna inanan insanlar için tek bir anlam vardı: kalplerinin ağır olmayacağı (kötülük ile yaşamadıkları) bir yaşam sürmek.
Sonra bir gün, birbirinden habersiz birkaç coğrafyada, neredeyse aynı anda bir şey değişti: Aşağı yukarı milattan önce altıncı yüzyıl (MÖ 6. yüzyıl). Yunanistan’da filozoflar “İyi bir yaşam nedir?” diye sormaya başladı; Hindistan’da Buda acının kaynağını sorguladı; Çin’de Konfüçyüs düzenle uyumu tartıştı. Sanki insanlık aynı anda başını kaldırıp aynı boşluğa bakmıştı. Karl Jaspers buna “Eksen Çağı” der. Bana kalırsa bu, insanın mitlerle yetinmeyi bırakıp soruyu bizzat sorma cesaretini gösterdiği andır. Belki de arayışın asıl başlangıcı, cevabın mitte değil, sorunun kendisinde saklı olduğunu fark ettiğimiz o andır.


Peki, bu arayış nereye çıkar? Kimine göre hiçbir yere. Camus’nün dediği gibi evren zaten anlamsızsa biz neden hâlâ bir anlam arıyoruz? Sisifos’un kayasını her gün tepeye taşıması gibi, belki de biz de bilinçli bir isyanla yaşamayı sürdürüyoruzdur; anlamsızlığı kabul ederek ama yine de vazgeçmeyerek. Nietzsche daha da ileri gider: “Tanrı öldü.” der, yani eski anlam kaynakları çökmüştür artık ve insana kalan tek şey kendi değerlerini kendi elleriyle yaratmaktır. Bu durum bizi cevapları kendi başımıza bulmamız gereken derin bir sorgulamaya sokar, Eksen Çağı filozoflarının başlattığı yangına Nietzsche’nin körükle gittiğini söylemek daha doğru olacaktır.
Ama herkes bu boşluğu dünyevi ve insanı ön planda tutan bir isyanla doldurmadı. Kimi, kendinden büyük bir şeye sığındı, görünenin ardında bir düzen, bir el olduğuna inanarak. Ve bu inanç yalnızca zihinde kalmaz, bedene de işler: aç kalınır, yollar aşılır, bir şeyin önünde eğilinir, sessizce tekrarlanan sözler vardır. Zamanı kutsallaştırıp gündelik hayata bir anlam katmanı ekleyen tekrarlar bunlar. Doğum, evlilik, ölüm gibi eşiklerde yapılan törenler de aynı ihtiyaçtan doğar; insan bir eşiği aşarken yalnız kalmak istemez, onu bir anlam çerçevesine oturtmak ister.
Kurumların sınırlarını da aşan, daha derin ve daha bireysel bir arayış var: dönerek kendinden geçmek, harflerde ve sayılarda gizli bir düzen aramak, ya da aradaki her mesafenin eridiği o ana ulaşmaya çalışmak… Farklı coğrafyalarda, farklı isimlerle anılan ama aslında aynı şeye işaret eden yollar bunlar. Hepsinin ortak noktası şu: anlam, akılla değil; deneyimle, çözülerek bulunur.
Uzak Doğu’ya baktığımda ise büyülenip kalıyorum, çünkü orada anlam tam tersinden aranır. Batı’da anlam genelde inşa etmekle, seçmekle, yaratmakla özdeşleşirken, Doğu’da tam tersine bırakmakla özdeşleşir. Zen keşişi meditasyonla anda kalmayı öğrenir; acının kökeninin arzu olduğunu bilir ve o arzuyu söndürmeye çalışır. Taoist münzevi doğaya direnmez; wu wei ilkesiyle yaşar, yani eylemsiz eylemle, akışa bırakarak. Hindu geleneğinde bir insan hayatının son evresinde her şeyi geride bırakıp ormana çekilebilir; mokşa arayışı dünyevi her bağdan kopmakla başlar. Yani orada anlam, benliği büyütmekte değil, benliği eritmekte bulunur.
Bunu düşündükçe kendime soruyorum: biz Batılılaşmış zihinlerle hep bir şey inşa etmemiz gerektiğine mi inandırıldık? Ya anlam, aradığımız değil, bıraktığımız bir şeyse? Bir gün sırf merak ettiğim için hocamın tavsiyesiyle birkaç dakika hiçbir şey yapmadan oturmayı denedim. Zihnim bir yere koşmak istedi durmadan bir listeye, bir plana, bir sonrakine. O birkaç dakika bana şunu gösterdi: benim kuşağım için hiçbir şey yapmamak bile başlı başına bir disiplin, neredeyse bir isyan süreci.
Belki de Zen keşişinin bütün öğrettiği budur: “Lam”ı aramaktan vazgeç çünkü zaten içinde yaşadığın “an”ın ta kendisidir aradığın.

Modern çağda ise bu kaynakların çoğu zayıfladı. Max Weber’in dediği gibi “dünya büyüsünü kaybetti”: sekülerleşme, sanayileşme, büyük anlatıların çöküşü… Elimizde kalan, daha parçalı, daha kişisel anlam arayışları: iş, ilişkiler, sanat, kişisel gelişim ve yaratıcılığın getirdiği bolca hayal kırıklığı. Viktor Frankl, toplama kampında hayatta kalmasının ardından şunu yazmıştı: En dehşetli koşullarda bile insan üç yerde anlam bulabilir; yaptığı işte, sevdiği insanlarda ve çektiği acıya karşı takındığı tavırda. Belki de bugün hepimiz, kendi küçük toplama kamplarımızda aynı üç yere bakıyoruzdur. Fark ettim ki beni ayakta tutan şey büyük bir cevap değildi. Küçük, somut şeylerdi: bir işe sarılmak, birine yakın durmak, elimden geleni yapmak.
Sonuçta ne diyebilirim? Belki de anlam arayışının kendisi zaten bir cevaptır. Sormaktan vazgeçmediğimiz sürece hâlâ bir şeye inanıyoruzdur demektir; o şeyin ne olduğunu bilmesek bile. An veya Lam.
Yorum bırakın