Aynı anda her yerde olma, her şeye yetişme ve hiçbir şeyi kaçırmama arzusu… İnsanın kendi sınırlılığını unutup sonsuzluğu arzuladığı o noktadır. Her şeye ve herkese yetişebileceğinizi düşündüğünüz oldu mu? Eğer olduysa yalnız değilsiniz; bu, ölümlü bir beden içinde sonsuz arzular taşıyan insanın en eski varoluşsal sancısıdır. Bu yazıda biraz buna, biraz da açgözlü nefsimize değineceğiz. Bunun için de sinemanın filozoflarından Andrei Tarkovsky’nin önemli eserlerinden biri olan Ivan’s Childhood (İvan’ın Çocukluğu) filminden bir sahneyi ele alacağız.
İlk Günahın Meyvesi

Yük arabası ilerlerken ardından dökülen elmalar neredeyse yolu tamamen kaplar. Bu sırada o bölgede duran atlar düşen elmalara yönelir. Hemen o noktada kadraja yansıyan atlardan biri, her yeni ısırıktan sonra başka bir elmayı tatmaktadır. “Bir, iki, üç, beş demeden yenisine geçer… Sahneye bakan göz, aslında atın doymak bilmezliğini değil, kendi doyumsuzluğunu izler. Varoluşçu felsefenin söylediği gibi: Bir şeyi seçmek, diğer tüm olasılıkları öldürmektir. İnsan, seçmediği o diğer elmaların lezzetini merak etmekten, önündeki tek bir elmanın tadını var gücüyle çıkarmayı unutur. Tarkovsky’nin atı da tam olarak budur: Olasılıklar denizinde boğulurken anı yaşayamayan modern insanın bir yansımasıdır. Hatta yaratılış mitine veya semavi geleneğe inananların da ilk günahlarından birisi bu değil midir? Bir şeyleri kaçırmamak uğruna, yaşadığımız anların tadını çıkaramayan açgözlü varlıklar değil miyiz?
Bu simgecilik sadece Tarkovsky ile sınırlı kalmaz. Sinemanın önemli serilerinden biri olan Karayip Korsanları’ndaki Barbossa’nın elinde de, bir diğer fantastik seri olan Harry Potter’ın Azkaban Tutsağı filmindeki Draco Malfoy’un elinde de elmayı görürüz. Sinemanın farklı köşelerinde tekil hali bile arzuyu ve açgözlülüğü temsil eden bu meyve; Tarkovsky’nin sahnesinde ise yüzlercesinin ortasına düşmüş bir at üzerinden beyaz perdeye yansımaktadır.
Hayat da bu dökülen elmalar gibidir. Seçeneklerin bolluğu, sahte bir özgürlük yaratır ama aslında insanı kendi arzularının kölesi yapar. Her elmayı tatmaya çalışmak, hiçbirini gerçekten yaşamamak demektir. Kimi elmalar çürük, kimileri kurtlu, kimileri ise henüz hamdır… Ancak varoluşumuzu anlamlı kılan şey, ‘her şeye sahip olmak’ değil, sınırlarımızı kabullenip vazgeçebilme cesaretini gösterebilmektir.
Herkese yetişmek zorunda değiliz; çünkü insan her yere yetişmeye çalıştıkça sadece kendinden uzaklaşır. Bolluğun yarattığı o sahte korkuya teslim olmadan, payımıza düşen tek bir elmayı tadına vararak ısırmak… Belki de tek hakiki özgürlük budur.

Yorum bırakın