"Omnia mutantur, nihil interit"

AlptekinObscura


Better Call Saul: Trajedi mi? Katarsis mi?

I. KISIM: “Slippin Jimmy” Gençlik Dönemi (Dizi Öncesi)

Jimmy, küçük yaşlardan itibaren üçkağıtçılık işlerine oldukça yatkındır ve “Slippin’ Jimmy” lakabını almasının arkasında da bu eğilim yatar. Ancak bu davranış biçimi rastlantısal değildir; başarılı ve saygın bir avukat olan abisi Chuck’ın gölgesinde kalmasının doğrudan bir sonucudur. Jimmy, Chuck’ın başarılarına karşı derin bir özlem ve kıskançlık beslerken, aynı zamanda onun sevgisini ve takdirini kazanmayı her şeyden çok ister. Varoluşçu bir açıdan bakıldığında, Chuck gibi otoriter ve başarılı bir figürün yanında doğmak Jimmy’nin kaçamadığı “fırlatılmışlığıdır”. Kendi özerk varlığını inşa edemeyen Jimmy, “Öteki” olarak konumlandırdığı abisinin yargılayan ve onaylayan gözlerinde var olmaya çalışır.

İşte bu dönemde Jimmy’nin savunma mekanizmaları devreye girmeye başlar. Her şeyi mizaha vurur ve çevresindeki otorite figürlerini küçümseyerek onlara karşı üstünlük kurmaya çalışır. Bu tutum, onun küçük kardeş kompleksiyle doğrudan bağlantılıdır. Chuck’ın gölgesinde büyümesi ve onun takdirini görme arzusu, Jimmy’yi dikkat çekmek adına norm dışı davranışlara yönlendirir. Otoriteyle dalga geçmesi ve hileli yollara sapması, Chuck’ın temsil ettiği kurallar dünyasında bir hiçlik olarak yok olmamak ve kendi varlığını bu kural dışı eylemlerle kanıtlama çabasıdır.

II. KISIM: Jimmy The Lawyer – Yasal Yollarla İlerleme Dönemi (1-2. Sezonlar)

Hikâyenin bu evresinde devreye Kim Wexler girer. Artık mesele sadece abisi Chuck’ın takdirini kazanmak değil, bir kadını etkilemek ve onun sevgisini kazanmaktır. Jimmy, abisinin de koltuğunun bulunduğu HHM gibi büyük hukuk firmalarına girmeye çalışır fakat her defasında yine abisi Chuck tarafından baltalanır. Bunun üzerine önce kendine küçük bir ofis açar, ardından Kim ile işleri büyütmek adına biraz hileli yollardan da olsa ortak bir işe girişirler. Bu süreç, Jimmy’nin toplumun normlarına ayak uydurmak için çıktığı yolda yeniden kendi değerlerine sapmasına sebep olur. Oysa onun için mesele hiçbir zaman topluma körü körüne ayak uydurmak olmamıştır; asıl derdi kendi değerleri doğrultusunda insanlara yardım edebilmektir.

Tam da bu noktada Carl Rogers’ın benlik kavramları devreye girer: Jimmy’nin gerçek benliği ile ideal benliği şiddetli bir çatışma içindedir. Kim ile beraberken ideal benliğindeymiş gibi davranmaya çalışırken, Chuck’ın yanında sürekli kendi benliğini bastırmak zorunda kalır. Bir türlü bırakamadığı dolandırıcı ve üçkağıtçı kimlikleri yüzünden ağır bir rol karmaşası yaşar. Varoluşçu bir perspektifle bu durum, otantik bir varoluş ile Jean-Paul Sartre’ın “Kötü Niyet” olarak tanımladığı durum arasındaki sıkışmadır. Toplumun ve Chuck’ın makbul gördüğü “dürüst avukat” kalıbına girmeye çalışırken kendi öznel gerçekliğini bastırır. Çevresindekilerin beklentilerini karşılamak adına oynadığı bu roller onun kendi değerlerinden uzaklaşmasına neden olur ve iki kimlik arasındaki gerilim, kendi eylemlerinin sorumluluğunu üstlenememesinden doğar.

III. KISIM: Saul Goodman Kimliğine Geçiş (3-5. Sezonlar)

Jimmy, abisiyle girdiği savaşta sınırları aşarak onu sabote eder ve sigorta şirketine yaptığı ihbarla Chuck’ın işinden olmasına neden olur. Kariyerini ve itibarını kaybeden Chuck ise ağır bir psikolojik çöküş yaşar. İki kardeş arasındaki bu büyük çatışma, üçüncü sezonun sonunda Chuck’ın trajik ölümüyle noktalanır. Bu kırılmayla birlikte Jimmy, “Saul Goodman” kimliğine tamamen bürünerek yasadışı işlere karışmaya başlar. Artık eski kimlik karmaşasını yaşamıyordur; çünkü abisinin ölümüyle üzerindeki o ağır gölge kalkmış ve kendi karanlık benliğini inkâr etmeyi bırakmıştır. Bu sırada Kara para aklamaya ve kartellerin işlerini yürütmeye devam eden Jimmy’nin Kim ile olan ilişkisi de komplike bir hal alarak suç ortaklığına dönüşür.

Saul Goodman kimliği, Jimmy’nin o güne kadar bastırdığı karanlık yönlerinin dışavurumudur; gölgesiyle bütünleşemediği için bu tarafı sonunda onu tamamen ele geçirmiştir. Hem iyi bir insan olduğunu düşünmek hem de sürekli kötü şeyler yapmak Jimmy’de kesintisiz bir gerilim yaratır. Bu çelişkiyi ise “Ben sistemi kullanıyorum, sistem zaten kötü” diyerek rasyonalize eder. Varoluşçu açıdan Chuck’ın ölümü, Jimmy’yi yargılayan ana Öteki’yi ortadan kaldırmıştır ancak bu durum ona özgürlük değil, taşıması imkânsız bir varoluşsal kaygı getirir. Jimmy, yaşadığı suçluluk duygusu ve yasla yüzleşmek yerine “Saul Goodman” maskesine sığınır. Eylemlerinin sorumluluğunu kötü sisteme yıkması, onun öznel sorumluluktan kaçışıdır; Saul Goodman, acıdan kaçmak için inşa edilmiş otantik olmayan yalan bir benliktir.

IV. KISIM: Saul Goodman’ın Çöküşü (6. Sezon)

Burası hikâyenin Breaking Bad evrenine ve sonrasına bağlandığı noktadır. Walter White ile tanışan Saul, işleri çok daha yasadışı ve korkunç bir boyuta taşır. Bu yıkıcı süreçte Kim’den ayrılır ve tamamen yalnızlaşır. Yaşananların ardından artık “Saul Goodman” ismini de taşıyamaz bir hale geldiğinde kimliğini yeniden değiştirerek “Gene Takavic” adıyla kaçak bir yaşama çekilir. Bu dönem hayatına dair anlam kaybının zirvesidir. Ancak Saul, sonunda geçmişiyle yüzleşip mahkeme salonunda her şeyi itiraf ettiğinde uzun süredir kaybettiği kimlik bütünlüğünü yeniden sağlar.

Mahkeme anında Saul cezasını tamamen kabullenir. Artık dışsal olaylar veya kaçış yolları değil, kendi içsel tutumu önemlidir. Bu an, onun için bir tür etik sorumluluk alma ve kendini yeniden yaratma anıdır. Mahkeme salonundaki itiraf, Jimmy’nin yıllardır kaçtığı sorumlulukla yüzleştiği andır. Bütün suçlarını kabul ederek hak ettiği cezayı kendi iradesiyle üstlenmesi; takındığı tüm sahte maskeleri fırlatıp atmasını ve kendi eylemlerinin bedelini ödeyerek özgün kimliğine yani Jimmy McGill’e geri dönmesini sağlar.

V. KISIM: Trajedi mi, Katarsis mi? (Redemption Arc)

Jimmy McGill’in Saul Goodman’a dönüşüm süreci ilk bakışta yıkıcı bir varoluşsal trajedi olarak okunabilir. Ancak finalde kendi geçmişiyle cesurca yüzleşmesi ve verilecek cezayı kendi rızasıyla kabullenmesi izleyiciye derin bir katarsis yaşatır; arınma ve anlam duygusu verir. Konuşma tarzındaki o değişmeyen kibir ve narsistlik ise olayın hem bir trajedi hem de nihai bir arınma olabileceğini bizlere gösterir.

Varoluşçu açıdan Jimmy’nin mahkemedeki bu duruşu ve kibri, kaderine boyun eğiş olmadığını; aksine kendi cezasını ve kaderini özgür bir seçimle kucakladığını kanıtlar. Viktor Frankl’ın belirttiği gibi, insanı var eden şey en zor şartlarda bile takınacağı tutumu seçebilme özgürlüğüdür. Jimmy, sistemin ona sunacağı kolay bir anlaşmayı reddedip ömür boyu hapis cezasını seçerek vicdanen özgürleşmiş, trajik hayatına kendi elleriyle anlam kazandırmıştır.

Yorum bırakın